2 Aralık 2013 Pazartesi

Bir flamingoyum ben


Flamingo dediğim an aklınızda nasıl bir imge oluştu? Tek bacakları üstünde, masmavi bir gölde sabit bir şekilde duran cafcaflı, kokoş bir kuş. Biz onları hiç uçarken hayal etmedik. Ya da onlar bize hiç uçarken anlatılmadı. Google’a kartal yazığınızda neredeyse bütün resimler uçarken çekilmiş fotoğraflardır. Martıların da  öyle. Güvercinler de çoğunlukla duruyordur fotoğraflarda ama yine de kanıtlar size uça da bildiğini. Flamingo yazdınız mı Google’a, bir ya da iki tane çok aşağılarda bulursunuz uçarken fotoğraf. Aynı insanları kategorileştirdiğimiz, görünüşlerinden kişiliklerini yaftaladığımız gibi başka şeyleri de etiketlemişiz kafamızda. Hatta neredeyse gözlerimizin gördüğü her şey belli kategorilere ayrılmış çekmecelerde duruyor. Dış dünyayı algılama sürecimizde o çekmeceleri açıp açıp kabaca yerleştiriyoruz gördüklerimizi. Yanlış çekmeceye mi girmiş gördüğümüz farkında değiliz ya da umrumuzda değil. Belki çok uzun bir süre flamingoları odun deve kuşları gibi kafalarını dünyadan saklayıp kötü şeyler göreceğine toprak görmeyi tercih eden, uçamayan kuşlar gibi düşündünüz. Ama gelin görün ki flamingolar kanatlarını gere gere uçabiliyor.

Flamingoyu seçmiştim o yüzden. Herkes gibi herkesten bir parçayla, toplumun yargılarıyla oluşmuş kırılgan, bağlı, sadık bir kuş. Ama kimseye çaktırmadan uçup giden.

18 Ekim 2013 Cuma

İrlanda Müziği


İrlanda’nın sürekli kasvetli ve yağmurlu olan havası çok ilginç ki ülkede yaşayanları mutsuz, karamsar, sinirli ve asosyal insanlara çevirmemiş. Sıcakkanlı, eğlenceli ve konuşkan olmaları İrlanda’nın geleneksel müziğine yansımış ve ortaya kıpır kıpır, eğlenceli, coşkulu bir folklorik müzik çıkarmış. İrlanda müziği insanı anında ayağa kalkıp dans etmeye çağıran, içindeki bütün mutsuzluğu, karamsarlığı koparıp atan; tek bir kelimeyle tasvir edilecek olursa kendileri gibi çok “şirin” bir müzik.

İrlanda geleneksel müziğinin temel enstrümanları akustik gitar ve keman. Bu harika ikilinin yanına akordeon, yan flüt, banjo, whistle ve bazuka da eklenince ormandaki bir şenlikte ateşin etrafında dans ettiğinizi hissediyorsunuz.  (Şunu da küçük ve biraz gereksiz bir bilgi olarak söyleyelim; Celine Dion ‘un klişeleşmiş şarkısı My Heart Will Go On’un aklımızda en çok kalan flüt melodisi düşündüğünüz gibi yan fllüt değil küçücük, 6 delikli  “whistle” dedikleri İrlanda flütü.)

İrlandalıların müzik yaparken böyle değişik enstrümanlar kullanmaları müziklerini tadından yenmez hale getiren etmenlerden biri. Alıştığımız gitar, bateri, klavye üçlüsü yerine farklı vurmalılar, telliler, üflemeliler duymak insanda müziğe karşı ayrı bir heyecan uyandırıyor. Kulaklarımız aynı tonlara, aynı enstrümanlara duyarsızlaşmışken İrlanda’nın bir barında oturup yüzlerce çeşit biralarından birini yudumlarken canlı canlı İrlanda müziği dinlemek müziğe olan duyarlılığı ve heyecanı, yeni müzikler keşfetme isteğini anında geri getiriyor.

Aslında İrlandalıların müzik aşkını fark etmek için bir bara, bir konsere gitmeye, bir albüm almaya bile gerek yok. Sokaklarda sizi sokak müzisyenleri karşılıyor ve hepsi de bütün İrlandalılar güzel sesli ve güzel enstrüman çalıyor olmalı dedirtecek kadar iyi ve keyifli müzik yapıyor. Türkiye’nin sokaklarında çokça denk geldiğimiz “ Çıkıp biraz bir şeyler tıngırdatıp üç beş para kazanayım.” kafasıyla sokağa fırlayanlardan olmadıklarını yaptıkları müzikle; o müziği sokakta yapmanın verdiği keyfi de mutluluklarıyla gösteriyorlar.

İrlanda folklorik müziğinin bir başka güzelliği de türküler gibi genellikle fosillerin dinlediği bir müzik olmaması, gençlerin de geleneksel İrlanda müziği yapması, konserlerine gitmesi ve folklorik müziğin ülkede yaşayan herkesin hayatına tamamen yedirilmiş olması. Bunun en güzel örneği de 8 senedir ülkenin başkenti Dublin’de düzenlenen benim de gitme fırsatı bulduğum İrlanda müziği ve kültürü festivali Tradfest. Festival bu sene 22-27 Ocak tarihleri arasında düzenlendi. Dublin’e indiğim gece kendimi bir konserde buldum ve anında İrlanda folklorik müziğiyle büyülendim. Festival kapsamında konser salonlarında, katedrallerde çeşitli konserler düzenleniyor, neredeyse her barda küçük gruplar folklorik müzik yapıyor.



Benim konserlerini dinlediğim gruplar arasında en çok hoşuma gideni Téada isimli grup oldu. İrlanda’ya gidip şarkılarını canlı dinleme fırsatımız nereden olacak ya da o kadar bekleyemem diyenler İrlanda müziğiyle tanışmak için grubun websitesi www.teada.com ‘dan grubun bir kaç şarkısını dinleyebilir. Ayrıca katedralde konser veren isimlerden olan İrlanda’nın en ünlü müzisyenlerinden Sharon Shannon’ın da en azından bir kaç şarkısının tadına bakmak lazım. http://www.sharonshannon.com/vids.html ‘den Shannon’ın videolarına ulaşabilir akordeonun kıpır kıpır sesine kendinizi bırakıp dans edebilirsiniz.

Moher Falezleri /Cliffs of Moher


Avrupa’da seyahat düşünüldüğü zaman akla genellikle artık klişeleşmiş Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkeler gelir. Doğa gezisi yapmayı istiyorsak ilk tercih Avrupa değildir çoğu zaman. Ancak İrlanda inanılmaz doğasıyla kendini diğer Avrupa ülkelerinden ayıran bir ülke. Henüz yüksek ve parlak binaların hükmedemediği İrlanda, capcanlı yeşil çimenleri ve ağaçlarıyla şehir içinde olsanız bile her zaman doğada olduğunuz hissini verir.

İrlanda’nın doğasının en harika örneklerinden biri de Atlantik Okyanusu’nu göğüsleyen Moher Falezleri. Falezler ülkenin batısındaki Clare bölgesinde bulunuyor. Moher Falezleri’ne İrlanda’nın en tatlı şehirlerinden biri Galway’den ya da başkent Dublin’den kalkan günlük otobüs turları ile ulaşılabilir.

Falezlerin kenarındaki yolda yürürken okyanusun harika mavisi ve dalgalarının sesi falezlerin heybetiyle birleştiğinde mükemmel bir manzara oluşturur. Eğer şansınıza hava çok rüzgarlı değilse ve yeterince de cesursanız kayalardan birine yaklaşıp yere uzanarak aşağı bakmanız hem Atlantik Okyanusu’nun heybetli kayalara nasıl çarptığını görmeniz hem de ne kadar yüksekte olduğunuzu kavramanız için tavsiye edilir.

Ancak şiddetli rüzgarlı havalarda yoldan ayrılıp uçuruma yakın taraflarda yürümemek gerek. Şayet yerliler yılda 15-20 kişinin şiddetli rüzgar nedeniyle falezlerden düştüğünü söylüyor.

Ek bilgi olarak da belirtelim; Harry Potter Melez Prens’in bir sahnesi burada çekilmiş, ünlü şarkıcı Dusty Springfield’ın da külleri kardeşi tarafından bu falezlerden okyanusa dökülmüş.




Bir gün İrlanda’ya yolunuz düşerse yapmanız / bilmeniz gereken 10 şey

Bir gün canınız çizgi filmlerdenmişçesine bir yeşili okyanusun mavisiyle bir arada görmek isterse İrlanda’ya bir uğrayın. İrlanda, birer kaşık mavi ve yeşil, bir su bardağı içki, bir kaç tutam kızıl saç, çil ve sempatiden eğlenceli bir müzik eşliğinde yapılmış. Olur da gittiniz, mümkünse şu listedekileri yapmadan dönmeyin:
- İrlandayla ilgili en meşhur şey bira-ter kokusu-canlı müzik üçlemesinden oluşan Irish publar. Başkent Dublin’in Irish publarla dolu olan bölgesi Temple Bar’a gidin. Mesai bitiminden sonra anında dolan barlarda banjo, gitar, keman eşliğinde canlı müzik dinlerken biranızı yudumlayıp kendinizi klasik bir İrlandalı gibi hissedin.
- İrlandalılar’ın vazgeçilmez birası Guiness’i deneyin. Yumuşacık köpüklü siyah bira başka hiçbir ülkede İrlanda’dakiyle aynı lezzette değil. Alkole oldukça düşkün olan İrlandalılar gibi olmak için diğer bir adım da viskileri Jameson’ı denemek. Özellikle zencefilli gazozla deneyin.
- Havaalanında, otobüslerde, orada burada İngilizce’nin ardından gelen diğer dil de ne diye şaşırmayın. Birçoğumuz İrlanda’nın esas dili İngilizce diye düşünüyor. Ancak, ülkenin diğer resmi dili İrlandaca, ülke 800 yıl İngiliz sömürüsü altında kaldığı için günlük hayatta neredeyse hiç kullanılmıyor, sadece lise sona kadar okulda öğretiliyor. Ortaçağ’dan gelen bir ses gibi tınlayan kendi dillerinin çürümeye yüz tutmuş olması hayli üzücü.
- İrlanda sokak müziğinin doğduğu ülke olmalı. Bir sokağa döndüğünüzde size sürpriz yapan birbirinden yetenekli sokak müzisyenlerinden en beğendiğinize bir kaç euro verin.

- Dublin’de doğayı keşfetmek isterseniz trenden Bray’de inip Greystone’a kadar olan yürüyüş yolunda sağınızda okyanus solunuzda çiçekli böcekli bir dağ, 2.5 saatlik bir yürüyüş yapın. Veyahut, yine trenle yeşilin okyanusun mavisiyle birleştiği yarımada Howth’a gidin.
- Bir gününüzü Brave Heart, P.S: I Love You gibi ünlü filmlerin çekildiği Wicklow’a ayırın. Wicklow’a Dublin’den kalkan turlarla gidebilirsiniz.
- İrlanda’nın birbirinden sevimli, arkadaşcanlısı, esprili, turuncu saçlı insanlarının yansıması olan renkli şehir Galway’de bir kaç gün geçirin. Dublin’den Galway’e Bus Éireann (bu arada Éireann İrlandaca’da İrlanda demek.) veya City link otobüsleriyle internetten rezervasyon yaptırarak 2.5 saatte ulaşabilirsiniz. Otobüs garında indikten sonra şehre yürürken sağda dikkatinizi çekecek olan Jungle Cafe’nin tiramisusunu tadın.
- Cliffs of Moher’e (Moher Falezleri) mutlaka ama mutlaka gidin. İrlanda’nın en turistik bölgelerinden biri olabilir, ama falezlerde yürürken uçurumun nasıl bir şey olduğunu anlayacaksınız . Aman çok kenardan yürümeyin.
- İrlanda’nın doğasının en harika olduğu bölgelerden biri olan Connemara’ya gidin. Bölgedeki 12 Bens adlı sıradağların (ki aslında onlar tepe ama farkında değiller) birinde hiking yaparak en tepeden Connemara’nın güzelliğini izleyin.
- Aman diyelim, sıkı giyinin. Hafif güneşli geçen iki hafta dışında ülke bütün yıl yağmurlu ve rüzgarlı. İrlanda’nın inanılmaz doğasının tadını çıkarmayı engelleyen bu durum insanın arada sinirini bozmuyor değil.
Bu yazı 29 Ağustos 2013'te bantmag için yazılmıştır. Linki şurada.


Leprechaun Museum Dublin


Leprechaun Museum Dublin



17 Ekim 2013 Perşembe

Bir gün Hindistan'a yolunuz düşerse yapmanız/bilmeniz gereken 10 şey

Bir çılgınlık yapıp Hindistan’ı fellik fellik gezmeye karar verirseniz lütfen şu listedekileri yapmadan dönmeyin!
- Hindistan’ın cennetten yeryüzüne yanlışlıkla düşüvermiş tattaki mangolarından günde bir kilo yiyin. Bir daha karşılaştığınız hiçbir mango ya da mango aromalı herhangi bir şey aynı tadı vermeyecek. O yüzden hazır gitmişken tüketebildiğiniz kadar mango tüketin.

- Damarlarınızdaki asil kanda bulunan pazarlık gücünü dört katına çıkarmış olarak dönün. Turistlerin her şekilde kazıklanmaya çalışıldığı bir ülkede satın almak istediğiniz herhangi bir şeyde hatta ulaşım için kullanacağınız rikşa adlı araçlarda bile fiyatları dört beş kat fazla söyleyecekler.
- Bir zahmet tuvalet kağıdı kullanmamaya alışın. Kendileri sadece su kullandığı için tuvaletler anında tıkanıyor mazallah.
- Manali’ye gidip Himalayalar’ın eteklerinden  çok düşük bir miktara (pazarlık gücünüze bağlı olarak yaklaşık 30-40 liraya) paragliding yapın.
- Sokakta iki erkeği el ele tutuşarak gezerken gördüğünüzde “Geyler ne kadar rahat ve özgür.” diye düşünmeyin. Zira onlar sadece yakın arkadaş.

- Türkiye’ye dönmeden önce vejetaryen olun. Hindistan’da halkın büyük bir kısmı dinlerinin hayvanlara duyduğu saygı nedeniyle vejetaryen. Neredeyse her lokantada uzun bir listeden oluşan vejetaryen menü bulunuyor.

- Yere kıpkırmızı bir sıvı tükürüp duran erkekleri gördüğünüzde sakın kan kusuyorlar sanmayın. Henüz yeni kan içmişçesine araları kırmızı olan sarı dişlerini görünce yoksa bunlar vampir mi diye korkmayın. İşte o insanların hepsi ağızda kırmızı bir sıvıya dönüşen “paan” dedikleri tütün çiğniyorlar.
- Ülkenin güney batısındaki Goa şehrine gidip Hint okyanusunun ne kadar güzel olduğunu görün ve çıplak ayaklarla filmlerdeki gibi sahilde yürüyün.
- En azından bir geceyi Jaisalmer’in çölünde çadırda uyuyarak geçirin.

- Hindistan’ın en eski yerleşim yeri Varanasi’yi en sona bırakın ama mutlaka gidin. Turistlerle kaynıyor olsa da Hindistan’ın gerçek yüzü orada. Ganj nehrinde gün doğumu ve batımında gerçekleşen dini seremoniyi izleyin. Oradan da kayık turuyla ölüleri yaktıkları alana gidin. Biraz şanslıysanız ölüyü şarkılar eşliğinde ve gülümseyerek taşıyışlarına bile denk gelebilirsiniz. Hatta azcık daha şanslıysanız o gün 16 yaşından küçük ya da hamile biri öldüyse yakılmadan nehre bırakılışlarını bile görebilirsiniz. Ölü bedeni yakmalarının nedeni ruhun reenkarne olmasını engellemek. Ölüyü  mutlu mutlu taşımalarının nedeni ise arkasında bıraktıklarına endişelenmeden ruhun rahatça nirvanaya ulaşabilmesi. 16 yaşından küçük ve hamilelerin yakılmamasının nedeni de çocukların ve karındaki bebeğin dünyadaki görevlerini tamamlayamadan ölmüş olmaları.
Bu yazı 15 Ağustos 2013'te bantmag için yazıldı. Linkli şurada

                                             


Moskova/Rusya



Devasa Kızıl Meydan: St Basil ve Kremlin'in azıcığı

St Basil Cathedral



St Basil Disneyland'ten fırlamışçasına



Kremlin sarayı ve içindeki muazzam kiliseler:







Scorpions'un hatrına Gorky Park (Pek de bir olayı yoktu hani.)
(Ama eğlendik)

Gorky Park

Novodevichy Mezarlığı
Mezarlığın kapanmasına 10 dakika kala gelince güvenlik bizi içeri almadı. Rüşvet vermek Rusya'da çoğunlukla işe yarıyor. Hatta bu mezarlık olayında güvenlik İngilizce konuşamadığı için para çıkarıp bizden rüşvet istediğini anlattı. Sonuç olarak Nazım'ın, birbirinden güzel müzisyenin, yazarın... mezarlarını görmüş olduk. 





28 Mayıs 2013 Salı

Couchsurfing/Rusya

                                               Berilay, Mikhail ve bendeniz

Gezmeyi sevenler ve parası da pek olmayanlar için şu ana kadar yapılmış en efsane buluş: couchsurfing.com. Couchsurfing sistemini kim kurmuşsa kimin aklına gelmişse ellerinden öpmek gerek. Couchsurfin sayesinde hem kalma yerlerine, hostellere para ayırmaktan kurtulmuş oluyor hem de gezdiğiniz ülkenin arkadaş canlısı bir çok insanıyla tanışıyorsunuz. 

Bilmeyenler için couchsurfing deneyimi şöyle bir şey. Facebook gibi herkesin bir profili oluyor. Fotoğraf koyuyorsunuz. İlgi alanlarınızı, sevdiğiniz kitapları, müzikleri, şu ana kadar gördüğünüz yerleri falan filan yazıyorsunuz. Daha sonra gezginler size istek gönderiyor şu tarihlerde sizde kalabilir miyim diye, ya da ortak açılmış isteklerden seçip siz insanları davet ediyorsunuz evinize. Gezginleri ücret almadan sanki ziyaretinize gelmiş bir arkadaşınızmış yakınlığıyla evinizde ağırlıyorsunuz, onlara tavsiyeler veriyorsunuz, vaktiniz varsa onlarla bir kaç içki içmeye ya da gezmeye çıkıyorsunuz. Aynı şekilde siz de gideceğiniz ülkeden insanların profillerine ulaşıp bir kaç günlüğüne sizde kalabilir miyim diye istek gönderiyorsunuz. Kalacağınız ya da ağırlayacağınız insanları da sadece profil fotoğrafına bakıp bu insan güvenilir görünüyor diyerek seçmiyorsunuz tabi. Sitede referans sistemi bulunuyor. Kaldığınız, ağırladığınız ya da buluşup beraber gezdiğiniz insanlara pozitif, negatif ya da nötr referans yazıyorsunuz ve o referanslar hep orada duruyor. Kim ne kadar pozitif referans almış, hakkında neler yazılmış gördükten sonra biraz daha güvende hissedip iletişime geçiyorsunuz o kişiyle.

Biz de ev arkadaşlarımızla açtığımız ortak profille bir kaç couchsurfer ağırladıktan sonra Rusya'da geçirdiğimiz süre boyunca couchsurferlarda kaldık. Çok yorulduk, çok dandik yerlerde uyuduk, (hatta gerçekten yerde bile uyuduk), sırtımız ağrıdı, boynumuz ağrıdı, horlama sesinden uyuyamadık. Ama birbirinden tatlı insanlarla tanıştık. Rusya'yı gezi kitaplarından daha iyi tanıyan insanlardan gezi tüyoları aldık. Turistlerin bilmediği barlara gittik. İlk host'umuz Mikhail'i ingilizcesi çok kötü ve evi aşırı uzakta olduğu halde bizle St. Petersburg'u gezdiği, içimizden birinin bavulu havaalanında kaldığı ve o bavulu almak için bizle taa havaalanına kadar geldiği için sevdik. Moskova'da gurbet hasreti çeken Türk hostumuz Can'ın hasretini hafiften giderdiğimiz için mutlu olduk ama uyurken çok horladığı için de kendi adımıza üzüldük. Yeşil leprikon host'umuz Alex'in çılgın rengarenk evinde kaldık. O çılgın evde verdiği ev partisinde onun birbirinden sevimli arkadaşlarıyla saatlerce gitar çaldık şarkı söyledik. O evden ayrılıp havaalanına giderken çok yakın arkadaşlarımızı terk ediyor gibi hissettik.



Alex'in sokaklardan çaldığı yol tabelaları ve bir yerde bulduğu geyik kafatası
Alex'in çılgın odası
Leprikon Alex'le ev partisinde

Alex'in evindeki Alyoşa Fil

5 Mart 2013 Salı

St. Petersbug/Rusya








     St. Petersburg devlerin sehri. Sanki binalar, sokak direkleri, kiliseler her şey devlerin yaşadığı bir devirde inşa edilmiş. St Petersburg'un sokaklarında dolaşırken o koca binaların arasında insan kendini parmak çocuk gibi hissediyor. Kiliseleri kadrajınıza sığdırabilmek için kilometrelerce geri yürümek zorunda kalıyorsunuz. Bir yere gitmeye çalışırken bir anda karşınıza eski bir yapının çatısını taşıyan, kesin eskiden Ruslar bu kadar büyüktü dedirten koca heykeller çıkabiliyor.
Ya da metroya her bindiğinizde burayı bu kadar derin nasıl kazıp bu kadar uzun yürüyen merdivenleri dizmeyi nasıl becerebilmişler diye hayretle izliyorsunuz insanların kayışını.


Rusya'ya gezi planlıyorsanız gelmeden önce ilk yapmanız gereken kiril alfabesini öğrenmek. Genellikle metroda, sokak adlarında kiril alfabesinin altında İngilizce halleri de yazıyor ancak her yerde değil. Örneğin bir yere gitmeye çalışırken kolaylıkla kaybolabilir ya da restorant, cafe gibi en önemli kelimelerin yazılışını bilmediğinizden yemek yiyecek yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Altta görmüş olduğunuz yol işaretlerinden sarı olanı aslında Mc Donalds'ın ilerde olduğunu söylüyor mesela.

 
Görülmesi gereken yerlere geçersek St Petersburg'ta ilk gezilmesi gereken yerler kathedral ve kiliseler. O kadar çoklar ki belki de kafanızın karışmaması için hepsini bir kaç güne dağıtmak en mantıklısı.
Church of Our Savior on the Spilled Blood

En ünlüsü her zaman Rusya fotoğraflarında gördüğünüz Church of Our Savior on the Spilled Blood. Neden bu kadar uzun bir isim koymuşlar bu kiliseye ben çözemedim açıkçası. Ama kısaca Blood Church diyorlar kendisine.

Onun dışında Isaak Church ve St Petersburg'un en büyük ve en ünlü caddesi Nevski Prospect'te bulunan fark etmemenizin imkansız olduğu devasa Kazan Cathedral'e de mutlaka gitmelisiniz. Bu kathedraller içinde şahsen benim en çok etkilendiğim (orda ayine de katıldık belki ondandır) Kazan Cathedral'i oldu.

Hermitage
Hermitage eskiden çarlık ailesinin kış mevsiminde konakladığı yer; şu anda müze olarak kullanılıyor. Giriş malesef paralı ve müzenin tamamını gezmek ancak bir günde mümkün olabilir. O kadar büyük ki insan yorgunluktan tamamını gezme isteği duymuyor. Ayrıca içerde Rus eserlerinden çok Hollanda, İtalya, İngiltere ve Fransa tabloları var. Çalıp çırpıp müze yapmışlar sanki. Bence dışardan binayı ve içeri girip bahçesini görmeniz yeterli.
Peterhof Palace
Peterhof Palace Petersburg'daki en güzel, en huzurlu ve en görkemli yer olmalı. Burası çarlığın misafirleri ağırladığı yer. Doğal olarak zenginliklerini göstermek için çok ihtişamlı bir yer. Peterhof havuzlarıyla ünlü, ancak biz ekim ayında gittiğimiz için havuzların fışkırtmalı çeşmeleri açık değildi. Yazın o çeşmeleri de açtıklarında Peterhof'un görkemini merak ediyorum.



Peterhof'un önünü gördük arkasındaki güzel havuzlu bahçeyi gördük yeter dönelim demeyin sakın. Ormanda biraz daha ilerlediğiniz zaman denize ulaşıyorsunuz. Sırtınızı bir ağaça yaslayıp çimenlerin ve sonbahar yapraklarının üstüne oturup donarak ölecek olsanız da denizi izlemek, acaba bu gezimde nasıl fotoğraflar çekmişim diye bakmak, belki müzik dinlemek, kitap okumak Rusya'da geçirebileceğiniz en keyifli saatler olabilir.




Petersburg'u panoramik izleyebileceğiniz harika bir bar var bir de. Baltiyskaya'da Hotel Azimut'un üst katındaki bara çıkarsanız koltuklarında bir iki saat oturup kahvenizi, biranızı, şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Belki size de piyano çalan biri denk gelir treninize yetişmek için tam çıkarken birlikte ayaküstü bir iki şarkı çalarsınız.

Bundan bahsetmeden asla geçmemeliyim. Sokaklarda krep yapan kırmızı büfeler var. Genellikle şehir merkezinde değil daha küçük sokaklarda oluyor. Denk gelmek için gözlerinizi açık tutun çünkü harikalar!!! 



Moskova trenine binmeye hazırlanan Aycan, Berilay ve Ece