23 Ağustos 2012 Perşembe

Dharamsala Hindistan

Manali'de iki gün geçirdikten sonra pazartesi günü Delhi'ye dönmeyi planlıyorduk. Ancak birileri Dharamsala'nın otobüsle 4 saat uzakta olduğunu uydurdu. Biz de aniden fikir değiştirip pazar günü gidip aynı akşama Dharamsala'ya otobüs bileti aldık. Yolculuğun da aslında 10 saat sürdüğü açığa çıktı. Pazar sabahı 6'da Dharamsala'ya varıp akşam da 7 8 otobüsüyle geri dönecektik.

Keşke gerçekten 10 saat sürseydi. O korkunç virajlı sallanmalı yolun ortasında otobüs arıza yaptı. 4 saat boyunca otobüsün tamir edilmesini bekledik. Yola devam ettikten 2 saat sonra ve Dharamsala'ya sadece 30 km kala otobüs tekrar bozuldu. Biz de otobüsteki hippi tiplerle birlikte isyan ettik; otobüsü terk edip otostop çekmeye başladık. Sonunda bir araba tabi ki belli bir para karşılığında 13 kişiyi Dharamsala'ya bırakmayı kabul etti.

Öğlen 12'de Dharamsala'ya vardık. Yani Dharamsala'da geçirebileceğimiz sadece 5 6 saat vardı. Gece boyunca uyuyamamış olduğumuz ve orda geçirebileceğimiz çok az vaktimiz olduğu için Manali'de kalmalıydık Dharamsala kötü bir fikirdi diye yakınıp durduk.

Delhi'ye geri dönüp dinlendikten sonra sakin bir kafayla düşündüğümde Dharamsala Hindistan'ın harika şehirlerinden biri olduğunu kabullendim. Ancak oraya en azından bir gün ayırmak ve yorgun gitmemek gerekiyor.

Dharamsala Çin'den sürülmüş olan Tibetlilerin yaşadığı bir şehir. Ayrıca Dalai Lama'nın dünyayı gezmekten fırsat bulduğu zamanlarda yaşadığı şehir. Bizim bulunduğumuz sırada da Dalai Lama oradaydı, ancak kendisiyle görüşebilmek için Dalai Lama Temple'ında bir hafta öncesinden randevu almak gerekiyor. Dharamsala yaklaşık 1500 rakımlı, hava çok soğuk, yağmurlu ve sisli. O yüzden gitmeten önce mutlaka kalın kıyafetler, yağmurluk veya şemşiye götürülmeli.

Ünlü bir şelalesi var. Bizim gittiğimiz gün çok yoğun bir sis olduğu için malesef gidemedim.

Dharamsala'nın hemen girişinde dağa çıkmadan önce Temple of Gyuto Tantric University var. Sessiz sakin bir yer, ortalarda kırmızı kıyafetleriyle gezinen Tibetli Budistler var. Ben de hemen en şirin Tibetliyle gidip fotoğraf çekindim.


Temple'ın dışında bayağı büyük merdivenler var. Fotoğrafımızı çekmesi için kameramı verdiğim şoför bütün temple'ı alsaymış her şey çok güzel olurmuş.



Dharamsala'daki en ünlü, esas görülmesi gereken yer Dalai Lama Temple.

Temple'a giden yolda Tibetli şehitler için bir anıt var.


Temple'ın girişinde büyük bir hol var, yoğun sis yüzünden hiçbir şey görülmese de aslında harika bir manzarası olduğunu tahmin ediyorum.

Holde oturup Budizm'in öğretilerini çalışan genç Tibetliler var.




Temple'ın içinde birsürü küçük tapınma odaları var.



Bu heykel 8. yüzyılda Tibetlilere yardım etmiş olan Guru Padma'nın tasviri. Önündeki ateş yaşamı temsil ediyor, bu yüzden de hiç sönmemesi gerek. Ateşe yağ dökerek sürekli yanmasını sağlamakla görevli bir adam var.




Küçük odaların dışında altın renkli silindirler var. Çıkanlar onları sırayla döndürüyor. 


Ne amaçla döndürdüklerini öğrenmek amacıyla soru sorduğum Hintliler beni anlamadılar. Onun yerine el işaretleriyle benimle fotoğraf çekinmek istediklerini söylediler. Kuzey Hindistan'ın özellikle küçük şehirlerinde Hintliler sürekli yabancıların yanına gidip fotoğraf çekinmek istiyor. İlk başta kendini Madonna sanmaya başlıyorsun ama bir kaç günde alışıp eski sıradan haline geri dönüyorsun.






22 Ağustos 2012 Çarşamba

Manali ve Vashisht Hindistan'ın Doğası

Manali Kuzey Hindistan'da Himalayalar'ın geçtiği küçük bir şehir. Delhi'nin susmayan kornalarından, yapış yapış sıcağından, ten tene kalabalığından bir kaç günlüğüne kurtulmak için harika bir yer. 13 kişi oraya gitmeye karar verdiğimizde beklentilerimiz Himalayalar'ı görmek ve haftasonu sakin ve soğuk bir şehirde rahatlayıp Delhi'ye geri dönmekti.

Cuma günü otobüsle yola çıktık. Öz Hakiki Diyarbakır otobüslerinden bile kötü bir otobüsle hayatımın o ana kadarki (daha sonra Dharamsala'dan Delhi'ye dönerken çok daha kötüsünü yaşadım.) en korkunç yolculuğunu yaptım. Yollar zaten berbat hem virajlı hem taşlı; üstüne bir de korkunç bir otobüsle gidince dayanılmaz bir yolculuk oldu. Klima olması gereken fanlar tam tersi çalışıp otobüsü ısıtıyordu. Otobüslerin tavanlarında bulunan pencereyi açıp bütün yol öyle gittik. Manali'ye yaklaştığımızda hava soğuyup yağmur damlaları şap şap suratlarımıza damlamaya başlayınca hoş olmadı tabi...

15 saat süren yol sonunda Manali otobüs istasyonuna ulaştık. Çevremizi hemen taksiciler, autocular, otel sahipleri sardı. Daha önceden nerede kalacağımızı araştırıp gittiğimiz için kimseyi takmadan Vashisht'e gittik.

Vashisht Manali'ye çok yakın bir köy. Oteller çok ucuz ve dağda olduğu için harika manzaraları var. Harika donutlar, kekler yiyebileceğiniz "German Bakery"ler, antikacılar, masaj, reiki ve yoga salonları, şirin ve küçük restorantlar var.

Hippilerin hala hayatta olduğunu anlayacağınız bir yer Vashisht. Birsürü hippinin ortalıkta gezindiği, duvarları rengarenk boyanmış cafelerde ya da doğada bir kayanın üstünde, ormanda, şelalenin yanında oturup ot içtikleri bir yer. Fotoğraftaki de o şirin cafelerden biri.


Sokakta gezinirken direk dikkat çeken şeylerden biri de açık havada sıcak suyun aktığı duş alanları. 2 rupi karşılığında yerliler orada yıkanıyor.



Köy doğanın içinde. 10 15 dakika yürüdükten sonra ormanın yani meditasyon bölgesinin girişine ulaşıyorsun.



Tipik bir Hindistan bölgesi olarak burda da serbestçe dolaşan inekler var. En azından arabaların geçtiği yolun ortasında değil de ormanda geziniyorlar.



Vashisht'in doğası gerçekten harika, hava tertemiz, her yer yemyeşil, şelalenin sesi inanılmaz rahatlatıcı. Ordaki her şey güzel ve taze.




Vashisht'i keşfettiğimiz günün ardından da Manali'ye gittik. Manali'de hayatımın en iyi, en adrenalin dolu ve asla unutamayacağım anlarını yaşadım.

Himalayalar'dan paraşütle atladım. Kesinlikle Hindistan'da yapılması gerekenler listesinin en üstlerinde yer almalı.

Yamaç paraşütü yapmak için önceden rezarvasyon yapabileceğiniz birsürü şirket var. Hem Manali'de hem Vashisht'te. Artık refleksleşmiş bir şekilde gene pazarlık yapmak gerekiyor. Benim malzemem daha iyi ben o yüzden daha pahalıyım diyenler oluyor. Ancak paraşütün yapılacağı alana gittikten sonra fark ediyorsunuz ki ayrı ayrı şirketler yok, herkes aynı malzemelerle aynı rehberler eşliğinde atlıyor. En iyisi en ucuz fiyat vereni seçmek.

Biz de en ucuz olanı seçtik. Dandik bir jip bizi otelden alıp yamaç paraşütü alanına götürdü. Bir kısmımız cable'la bir kısmımız da at üstünde yamaç paraşütü yapacağımız yüksekliğe çıktık. Rehberler eşliğinde atlayacağımız yere düşe kalka ulaşmaya çalışırken bir yandan da kameramı çıkarıp fotoğraf çekip durdum. Upuzun ince ağaçlar, sis ve  yağmur sonrası toprak kokusu.


Yamaç paraşütü yapmaya gittiğimiz gün çok yoğun bir sis vardı. Paraşütü takıp hazırlandıktan sonra atlayacağımız yerden ilerisi hiç görünmüyordu. Her yer bembeyazdı.


 Koşarken boşluğa doğru gittiğimi hissedip atladıktan sonra da özgürlüğe kavuştum. Beş dakika sürdü ama hayatımın en güzel hissiydi.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

kısa süreli arkadaşlık


Burda Aiesec evlerinde kalan birsürü insan her gün yemek pişiriyor. Ben de gidip yardım falan ediyorum bazen. Çoğu zaman gidip sadece yiyorum. Bu akşam birsürü sarımsak soydum. Zaten pis kokuyorum, üstüne bir de sarımsak kokusu eklendi. Oh mis.



Kısa süreliğine yurtdışına gitmenin en güzel şeylerinden biri kısa sürekli arkadaşlıklar.Orda edindiğin arkadaşlarına karşı hiçbir sorumluluğun yok. Zaten az zamanın var; herhangi bir sorun olduğunda içlerinden birine gıcık kaptığında sallamıyorsun, ya da gidip gidip hemen başka birine yamanıyorsun. Zaten de sınırlı zaman olduğu için herkes birbirine karşı ayrı bir sabırlı ayrı bir sevecen.

Lisedeki en iyi arkadaşınla aynı ilişkiye artık sahip olmadığın için üzülmene gerek yok. Çok sevdiğin birisi sana aynı değeri vermiyor, beni onu şu kadar seviyorum o beni şu kadar seviyor diye zırlamana gerek yok. Başka bir arkadaşın sözünü tutmadı diye sinirlenmene gerek yok. Arkadaş grubundaki en değerli insan olmadığın için egonu şişiremediğine yanmana gerek yok.

Sadece geri döndüğünde, aynı kürenin sağında solunda aşağısında senle aynı anda yaşayan, aynı anda yürüyen, aynı anda esneyen, aynı anda merdivenleri çıkan, aynı anda konuşan insanlardan bazılarıyla tanıştığın ve onlarla harika anlar yaşadığın için mutlu ol gitsin.  

Hindistan= İroni ülkesi

Bugün Hindistan'ın bağımsızlık günüydü. İngiltere sömürüsüden kurtuluşu kutlamaca günü. Her yerde müzikler çalıyordu, polisler vardı. Hindistan Kapısı'nda seramoni vardı, gitmeyi çok istedim ama Hintli arkadaşlarım çok kalabalık ve tehlikeli olacağını söylediği için gitmedim. Bir de uçurtma uçurdular birsürü yerde.

15 ağustosa kadar her yerde polis kontrolleri olacağından akşam geç saatte dışarı çıkmayın diye uyarıp duruyordu herkes. Nolcaksa sanki bir türlü anlamadım. Dün gece 20 30 kişi dışarı çıktık. De Ville diye bir cluba gittik. Önceki gün gittiğimiz Urban adındaki club gibi burda da gece 12'ye kadar içkiler kadınlara beleşti. Tabi ki de erkekleri cluba çekmek için. Erkeklerin abazan olmasının işimize yaradığı tek alan bu heralde.  Ödesin kendi içkilerinin parasını hepsi de oh. Erkekler için hayat çok zor(!).

Bağımsızlık Günü olduğu için orası 12'de kapanınca Smoke House Grill diye bir yere gittik. Aslında club falan değildi bence. Kenarlarda amcalar şık masalarda yemeklerini yiyordu. Biz birsürü kişi girip orda kop kop müziklerde dans ettik. İçki içen falan da olmadı. Gene de bir sürü yabancının orda olmasından garsonlar şefler çok memnun görünüyordu. Burda herkes bir yabancı görsün mutlu oluyor, ne yaparlarsa yapsınlar. Yabancı ama özellikle beyaz tenliler. Orası da Bağımsızlık Günü diye erken kapattı. Sadece 10 dakika falan kalabildik. Partinin bu kadar erken bitmesine herkes sinirlenmeye başladı. Herkes devam etmek istedi.

Nasıl olduysa orda aramızdaki erkeklerden birileri Hintli zengin piçi tipli adamlarla tanıştı. Farm house'uma gelin parti yapalım dedi. Adamın 4 5 tane arabası var. Şöförleri var. Bizi geri bırakacakacağına söz verdi. Herkes o kadar yehuu parti modundaydı ki koşarak arabaya atladık.  Eve gitmek isteyenler de geldi. Sürüyü takip etmece sadece Türkiye'ye özgü değilmiş. Gitmek isediğine emin misin dediğim herkes "Just following the flow" dedi.

1 saat süren korkunç yolculukla beraber karnıma ağrılar girmeye başladı. Şöförlere yavaş kullanın be diyorum İngilizce anlamıyorlar tık yok. Garip garip Hintli müzikler çalıyorlar bağıra bağıra.  Eyvah bu herifler bizi tenhaya götürecek. Eyvah bu herifler paramızı çalacak, kızlara tecavüz edecek. Mısırlı arkadaşım Zeyan tam bir korumacı Türk erkeği gibi. Çocuğa bak beni koru çocuk diyip durdum.

Gittik meşhur farm house'a. Herifler harbiden de zengin piçi çıktı. Harika bir çiflik eviydi. Evin sahibi olduğunu söyleyen çocuk bir afralar bir tafraarda. Benim evim benim kurallarım modunda. " Dans yarışması yapıyorum. En iyi dans eden bir şişe Bacardi'yi kapar."  Oldu şekerim. Biz içkileri beleşe içiyoruz zaten. Dingil. Kimse de dans etmedi o öyle deyince. Şapşal herif. Sonra sonra dans etmeye başladık. Arkada gene de o Bacardi açıldı., içildi. Ben adamlara bir kıl olmuşum içmedim hiçbir şey.

Sonra bir kaç kişi balkona çıktık. Öğrendik ki meğerse ev şovmen herifin evi falan değilmiş. Biraz daha yaşlı  olan diğer bir Hintli'nin eviymiş. Adamla konuşmaya başladım. Bilmediğim ama aslında baya meşhur olan bir sağlık firmasının pazralamasında mıymış neymiş. Böyle güzel bir evin olduğuna göre baya paran olmalı diye bir güzel yolu yaptım. Göğsü bir on on beş metre kabarıp evet diye yanıt verdi. Ülkenizdeki fakirlikle ilgili ne düşünüyorsun dedim. Fakirlik berbat dedi. Berbat ne?  Ülkenizde bu kadar fakir varken zibilyon tane aç insan varken rahat hissediyor musun diye sorunca. Mi mi mi yapmaya başladı. Şirketimle yılda bilmem kaç milyon insana ücretsiz hizet veriyoruz, ila dağıtıyoruz falan dedi. Tamam o zaman...

İşte birileri çiftlik evlerine, 5 6 tane arabaya, şöförlere, milyonlarca paraya sahipken, dünyanın farklı yerlerinden insanlar Hindistan'a gelip bedava içki içerken; evlerinde su bulunmayan birileri de her gün aynı saatlerde belediyenin getirdiği sudan almak için su savaşına giriyor.



Evlerinde tuvaletleri olmayanlar için de halk tuvaletleri var.Aslında o tuvaletlere gireni hiç görmedim. Oraya kadar gitmek yerine yola falan yapıyorlar çoğunlukla.




Gecenin sonunda Hintli zenginler bizi evlerimize bırakmamak için yok Mısırlı çocuğun fuckin indians dedidiğini duyduk bize öyle diyenleri niye arabamıza bindirelim gibi şeyler uydurup kavga etmeye çalışsalar da  gecenin 4'ünde 20-30 kişiyi şehirden 1 saat uzakta mal gibi bırakamayacakları için arabalarıyla bizi evlerimze tıpış tıpış bıraktılar.

Biz sağ salim evlerimize döndüğümüze sevinirken , Hintli zenginler de yabancılarla parti verdiğine sevinirken, başka bir yerdeki Hintliler de yerde yatıp o gün bir şeyler yiyebildiğine sevindi.

14 Ağustos 2012 Salı

Hindistan'da Ulaşım ve Alışveriş

Hindistan'da en çok kullanılan ulaşım araçları arkada oturma yeri olan bisikletler (rikshawlar) ve autolar ( onlar da rickshaw aslında. ama motorlu oldukları için auto deniyor .). Fotoğrafta içinde olduğum şey auto. İçinde yalancıktan bir taksimetre var ama her zaman binmeden önce nereye gideceğini söyleyip pazarlık yapıyorsun. Adamın söylediği fiyatın yaklaşık üçte biriyle ya da yarısıyla başlaman lazım pazarlığa. Hintliler şirinler, bıdır bıdırlar ama kazıkladı mı tam kazıklıyorlar. Dün ilk defa taksimetreyi çalıştıran birine denk geldim. Onda da taksimetre adamın bize söylediği fiyattan az yazdı. Yazık adam açmaz olaydım diye üzülmüştür bütün gece.




Soldaki mavi şeyler de bisiklet rickhawlar. Bugün ilk defa bisiklet olan rickshawa bindim. Rickshawlara bakınır bakınmaz madam madam 20 rupee 30 rupee demeye başlıyorlar, o zaman bir mutlu hissediyorsun oh iyi  bari para kazancaklar diye. Gene bir pazarlık merasimi yaşanıyor tabi ki de. Bindikten sonra adam bisikleti sürerken ben arkada popomu yayıp oturunca dur amca azcık dinlen diyesim geldi sürekli.


Bunun havasını atmadan asla geçmem.Dün gece bir auto sürdüm. Burda tanıştığım arkadaşlarımla bir kulübe gitmiştik. Hintli müziklerle kop koplar. Hintliler'in apaçi-bollywood-hiphop karışımı dansları. Gece 12'ye kadar kadınlara beleş içki. Oh mis. Gece autoyla eve dönüyorduk Luisa, Pedro ve ben. " Madam madam drive drive" dedi. Hooppp atladım ben de öne. Gösterdi kullandım  ben de. Yol boş boş zaten. Boş olmasa bile trafik kuralları diye bir şey yok. Trafik lambaları sadece yolda renk olsun, yolu aydınlatsın diye var. Sonra adam bana " Horon horon horon" dedi. Horn demek istediğini anladım. Ben de abandım kornaya. Niye burdaki herkesin sıkıldıkça -yani her zaman- kornaya bastığını anladım.


Pazar günü Luisa ve Dilnoza'yla Lajpat Nagar marketine gittik. Market dediğim de açık havada bir sürü küçük dükkanlar var. 100-150 rupeeye ( 3-5 lira) otantik kıyafetler, şalvarlar, bluzlar var.

Marketin girişinde komik bir şekilde "x ray araması" var. Kırık kapı gibi bir şey duruyor. İçinden geçtikçe de ötüyor ama gerçekten bir işe yaradığını hiç sanmıyorum.



13 Ağustos 2012 Pazartesi

Hintli gibi yaşamayı dene

Delhi'ye ilk geldiğimde beni karşılayan Himanshu burda bir Hintli gibi yaşamayı dene, eski alışkanlıklarını bırakmaya çalış demişti. Kıyafetler, gittikleri yerler, yaptıkları şeyler açısından öyle yaşamayı deniyorum. Ruhsal açıdan nasıl öyle yaşanır bilmiyorum.Kitaplarda yazdığı gibi " meditasyonla ulaşılan huzur" gibi bir huzura gerçekten sahipler mi acaba. Burda o kadar çok "sahip olamama" o kadar çok sefalet varken o huzura nasıl erişebilirler? Burdaki sefalet elindekiyle yetinme sefaleti değil. Ellerinde yetinebilecekleri bir şey bile yok bir çoğunun.

Burda yaşamaya başlamak o kadar rahatlatıcı ki. Üstüne başına dikkat etmek zorunda değilsin. Sal gitsin. Burnum aksa gerçekten silmeye yeltenmem. Her zaman kirli hissediyorsun çünkü gerçekten kirlisin ve herkes kirli. O yüzden kirli olmak umrunda bile değil ve hayatında ilk defa temiz olmak zorunda olmadığın için kendini özgür hissediyorsun. (Kaldığın yere gelip duş alınca da bir rahatlama bir ferahlık yaşıyorsun o kadar da yalana gerek yok.) Kıyafetine uygun ayakkabılar giymek zorunda değilsin iki dakikada zaten çamurdan veya tozdan kahverengi ayakkabıya dönüşüyorlar. Aynı plaj terliğini giy dur. Nasıl göründüğüne dikkat etmek zorunda olmamak Hindistan'da yaşamanın en güzel şeyi.

Ama bir yandan da dikkat etmezsem hastalanacağım yahu'yu aklından çıkaramıyorsun. Yanında sürekli dezenfeksiyon jeli bulunduruyorsun. Meyveleri iyi suyla yıkıyorsun.Duş alırken ağzını açma ki Hindistan'ın bilmem kaç tane hastalıkla dolu suyu girmesin içeri. E bir yandan da doğal olarak burnuna su kaçmasın diye burnundan da nefes alamıyorsun. Neyse en azından nefesini tutabilme sürem uzar burda.

Buraya gelmeden önce kendimi gerçekten çok iyi hazırlamışım. Standartlarımı buraya daha ayak basmadan önce bayağı bir düşürmüştüm. Üstüne bir de 2 gün geçirince o standartlar löp diye iyice düşüyor. İşte ilk kaldığım yerin fotoğrafı.

Penceresi kartonlarla kapatılmış ve havalandırma gibi bir şey yerleştirilmiş. Tavanda da fırfır dönen bir pervane var. İkisi de öyle bir ses çıkarıyor ki kolaysa uyu. Bir de kolaysa onlar olmadan uyu. Odayı paylaşan Hintli kızlar dolabını kapalı tut çünkü evde fareler var dedi. 

    Aynı projede ( Kast sistemi- Dalitlerin yaşam şartlarını iyileştirme projesi) çalıştığım Alman kız Luisa'nın kaldığı yeri görmeye gitmiştim. Orda tanıştığım Tacikistanlı Dilnoza pazartesi günü evine döneceğini söyledi. Ben de hemen atlayıp bu eve geçmek istediğimi bildirdim Himanshu'ya. Şükürler olsun ki artık burda kalıyorum.


Balkonu bile var. Eski yerle ilgili tek iyi şey internetin aşırı hızlı olmasıydı. En azından kaldığım bir gecede bir kaç diskografi indirmeyi başardım. Burdaki insanlar daha şirin hemen arkadaş oldum. Öbür yerde sürekli saçlarını şuraya at, duş aldıktan sonra banyoyu fışfışla, şunu yap bunu yap diye emir veriyordu. Köle miyim ben be. 

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Hindistan kokusu


Hindistan'ın şu ana kadar keşfettiğim iki çeşit kokusu var.

Birinci çeşit koku: Baharatlandırılmış ten kokusu. Havaalanından çıkar çıkmaz ilk nefeste beyne kadar giriyor ama aslında hafif denebilecek bir koku. Kendimi en kötü koşullara o kadar hazırlamışım ki kokuyu ilk aldığımda oh ne kadar güzel ne kadar mistik kokuyor diye düşündüm. Sonra yok artık be diyerek kendime geldim. Çoğu yer işte bu baharatlandırılmış Hintli teni kokusuyla kaplı.

İkinci çeşit koku: Bok kokusu. Ama bildiğimiz yurdum boklarından değil. O kokuyu alır almaz "Bok gibi kokuyor." düşüncesi geçiveriyor aklından. Bir kaç dakika geçtikten sonra bizim boklardan farklı koktuğunu anlıyorsun. Değişik yemeklerinden, baharatlarından olsa gerek.

İndira Gandhi Havaalanı


Delhi'deki İndira Gandhi havaalanına iniş yaptım. Pasaport kontrolünde garip şekiller yapmış el heykeller var. Ama bu ellerden başka da bir olay yok havaalanında.