St. Petersburg devlerin sehri. Sanki binalar, sokak direkleri, kiliseler her şey devlerin yaşadığı bir devirde inşa edilmiş. St Petersburg'un sokaklarında dolaşırken o koca binaların arasında insan kendini parmak çocuk gibi hissediyor. Kiliseleri kadrajınıza sığdırabilmek için kilometrelerce geri yürümek zorunda kalıyorsunuz. Bir yere gitmeye çalışırken bir anda karşınıza eski bir yapının çatısını taşıyan, kesin eskiden Ruslar bu kadar büyüktü dedirten koca heykeller çıkabiliyor.
Ya da metroya her bindiğinizde burayı bu kadar derin nasıl kazıp bu kadar uzun yürüyen merdivenleri dizmeyi nasıl becerebilmişler diye hayretle izliyorsunuz insanların kayışını.
Rusya'ya gezi planlıyorsanız gelmeden önce ilk yapmanız gereken kiril alfabesini öğrenmek. Genellikle metroda, sokak adlarında kiril alfabesinin altında İngilizce halleri de yazıyor ancak her yerde değil. Örneğin bir yere gitmeye çalışırken kolaylıkla kaybolabilir ya da restorant, cafe gibi en önemli kelimelerin yazılışını bilmediğinizden yemek yiyecek yer bulmakta zorlanabilirsiniz. Altta görmüş olduğunuz yol işaretlerinden sarı olanı aslında Mc Donalds'ın ilerde olduğunu söylüyor mesela.
Görülmesi gereken yerlere geçersek St Petersburg'ta ilk gezilmesi gereken yerler kathedral ve kiliseler. O kadar çoklar ki belki de kafanızın karışmaması için hepsini bir kaç güne dağıtmak en mantıklısı.
Church of Our Savior on the Spilled Blood
En ünlüsü her zaman Rusya fotoğraflarında gördüğünüz Church of Our Savior on the Spilled Blood. Neden bu kadar uzun bir isim koymuşlar bu kiliseye ben çözemedim açıkçası. Ama kısaca Blood Church diyorlar kendisine.
Onun dışında Isaak Church ve St Petersburg'un en büyük ve en ünlü caddesi Nevski Prospect'te bulunan fark etmemenizin imkansız olduğu devasa Kazan Cathedral'e de mutlaka gitmelisiniz. Bu kathedraller içinde şahsen benim en çok etkilendiğim (orda ayine de katıldık belki ondandır) Kazan Cathedral'i oldu.
Hermitage
Hermitage eskiden çarlık ailesinin kış mevsiminde konakladığı yer; şu anda müze olarak kullanılıyor. Giriş malesef paralı ve müzenin tamamını gezmek ancak bir günde mümkün olabilir. O kadar büyük ki insan yorgunluktan tamamını gezme isteği duymuyor. Ayrıca içerde Rus eserlerinden çok Hollanda, İtalya, İngiltere ve Fransa tabloları var. Çalıp çırpıp müze yapmışlar sanki. Bence dışardan binayı ve içeri girip bahçesini görmeniz yeterli.
Peterhof Palace
Peterhof Palace Petersburg'daki en güzel, en huzurlu ve en görkemli yer olmalı. Burası çarlığın misafirleri ağırladığı yer. Doğal olarak zenginliklerini göstermek için çok ihtişamlı bir yer. Peterhof havuzlarıyla ünlü, ancak biz ekim ayında gittiğimiz için havuzların fışkırtmalı çeşmeleri açık değildi. Yazın o çeşmeleri de açtıklarında Peterhof'un görkemini merak ediyorum.
Peterhof'un önünü gördük arkasındaki güzel havuzlu bahçeyi gördük yeter dönelim demeyin sakın. Ormanda biraz daha ilerlediğiniz zaman denize ulaşıyorsunuz. Sırtınızı bir ağaça yaslayıp çimenlerin ve sonbahar yapraklarının üstüne oturup donarak ölecek olsanız da denizi izlemek, acaba bu gezimde nasıl fotoğraflar çekmişim diye bakmak, belki müzik dinlemek, kitap okumak Rusya'da geçirebileceğiniz en keyifli saatler olabilir.
Petersburg'u panoramik izleyebileceğiniz harika bir bar var bir de. Baltiyskaya'da Hotel Azimut'un üst katındaki bara çıkarsanız koltuklarında bir iki saat oturup kahvenizi, biranızı, şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Belki size de piyano çalan biri denk gelir treninize yetişmek için tam çıkarken birlikte ayaküstü bir iki şarkı çalarsınız.
Bundan bahsetmeden asla geçmemeliyim. Sokaklarda krep yapan kırmızı büfeler var. Genellikle şehir merkezinde değil daha küçük sokaklarda oluyor. Denk gelmek için gözlerinizi açık tutun çünkü harikalar!!!
Moskova trenine binmeye hazırlanan Aycan, Berilay ve Ece

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder