
Flamingo dediğim an aklınızda nasıl bir imge oluştu? Tek
bacakları üstünde, masmavi bir gölde sabit bir şekilde duran cafcaflı, kokoş
bir kuş. Biz onları hiç uçarken hayal etmedik. Ya da onlar bize hiç uçarken
anlatılmadı. Google’a kartal yazığınızda neredeyse bütün resimler uçarken
çekilmiş fotoğraflardır. Martıların da
öyle. Güvercinler de çoğunlukla duruyordur fotoğraflarda ama yine de
kanıtlar size uça da bildiğini. Flamingo yazdınız mı Google’a, bir ya da iki
tane çok aşağılarda bulursunuz uçarken fotoğraf. Aynı insanları
kategorileştirdiğimiz, görünüşlerinden kişiliklerini yaftaladığımız gibi başka
şeyleri de etiketlemişiz kafamızda. Hatta neredeyse gözlerimizin gördüğü her
şey belli kategorilere ayrılmış çekmecelerde duruyor. Dış dünyayı algılama
sürecimizde o çekmeceleri açıp açıp kabaca yerleştiriyoruz gördüklerimizi.
Yanlış çekmeceye mi girmiş gördüğümüz farkında değiliz ya da umrumuzda değil. Belki
çok uzun bir süre flamingoları odun deve kuşları gibi kafalarını dünyadan
saklayıp kötü şeyler göreceğine toprak görmeyi tercih eden, uçamayan kuşlar
gibi düşündünüz. Ama gelin görün ki flamingolar kanatlarını gere gere
uçabiliyor.
Flamingoyu seçmiştim o yüzden. Herkes gibi herkesten bir parçayla, toplumun yargılarıyla oluşmuş kırılgan,
bağlı, sadık bir kuş. Ama kimseye çaktırmadan uçup giden.