9 Şubat 2013 Cumartesi

Venedik/İtalya

Venedik'in sizi bir anda romantik filmden bir sahneye, bir kartpostala, bir hikayeye fırlatan ayrı bir ruhu varmış hakikaten de. Venedik'in daracık sokaklarında gezinirken insan kendini Woody Allen filmlerinden birinde başrol oyuncusuymuş bir kaç saat sonra hayatının aşkıyla karşılaşacakmış gibi hissediyor. Cafelerden gelen müzik sesleri filminizin fon müziği oluyor, sakin sakin yürüyor, karşınıza kanallar ve kenarlarına dip dibe dizilmiş evler çıkınca ben buradan geçmemiş miydim diyip duruyor hayatınızın aşkına bakınıyorsunuz.

Venedik'te geçireceğiniz az bir zaman varsa şunu da göreyim bu kilise de varmış şu en uzun binaymış diye koştur koştur gezeceğinize onlardan en ilginizi çeken bir kaçına gidip Venedik'in ruhunu yaşamak, boş boş gezinip kaybolmak, yorulup bir yerde kahve içmek sonra bir ara pizza yemek en güzeli. Şahsen biz Rusya'ya gittiğimiz uçak 13 saat Venedik aktarmalı olduğu için giderken 13 saat ve dönerken 13 saat şeklinde toplamda sadece bir gün geçirdik. Ancak Rusya'ya gidelim derken Venedik'i de aradan çıkarmış olduk hem de biletler çok ucuza geldi. Şayet Rusya'ya gitme planınız varsa Alitalia Hayayolları'yla uçup geçerken uğradık diyip Venedik'i de gezebilirsiniz. Yalnız pek rahat bir havayolu şirketi olmadığını da belirteyim.

Şehirde görülmesi gereken yerlerden bahsetmeden önce havaalanından şehre gitmek için bindiğimiz deniz otobüsünün kaptanından bahsetmeliyim. Telefonu çalıp yol boyunca telefonda İtalyanca konuşmuş olmasaydı kendisinin Van Diesel olduğuna emindim.


Hala onun Van Diesel olduğuna dair şüphelerim var. Neyse.

Piazza San Marco; 15. yüzyılda inşa edilmiş saat kulesi Torre dell'orologio (St. Mark's Clocktower), tepesine çıkıp bütün Venedik'i panoramik görebileceğiniz şehrin en yüksek yapısı Campanile ve turist kuyruğundan içine giremediğim ve içini göremediğime hala pişman olduğum St Mark kilisesi tarafından çevrelenmiş Venedik'in ünlü meydanı.

San Marco meydanı

 Torre dell'orologio (saat kulesi)

Campanile

Anlayacağınız San Marco meydanına gittiniz mi görmeniz gereken önemli şeylerin çoğunu görmüş oluyorsunuz.


Venedik'i ikiye ayıran şehrin en büyük kanalı Grand Canal'da eğer paranız varsa hele bir de yanınızda sevdiğiniz varsa gondol turu yapmanın çok romantik olacağını hayal ediyorum. 

Grand Canal'ın üstündeki 4 büyük köprüden ilk inşa edilmiş olanı Rialto köprüsüne gidip kanala yukarıdan bir bakılmalı derim. Özellikle gün batımına doğru harika bir kartpostala dönüşüyor.
   


Ayrıca Rialto köprüsüne yakın yerlerde küçük küçük Venedik anıları alabileceğiniz mağazalarla dolu uzun bir sokak var. O sokakta bazen sokak müzisyenleri de oluyor denk gelirseniz.


San Marco'daki masamsılar

Venedik'teki ilk günümüzde etrafta alakasız yerlerde, San Marco meydanında bile bank demeye bin şahit isteyen bazıları üst üste çevrilip konmuş onlarca masamsı şeyler vardı. İnsanlar yorulunca üstüne oturmak için kullanıyordu. Biz de merak ettik durduk niye böyle biçimsiz şeyler yapmışlar da Venedik'in güzelim görüntüsünü bozmuşlar diye.

Meğerse adamlar aslında zevksiz falan değilmiş. Türkiye'ye dönüş yolumuzdaki deliler gibi yağmur yağan üstüne bir de gelgitin olduğu  ikinci günümüzde fark ettik ki o masamsı'lar aslında sular altında kalan sokaklarda art arda dizilerek insanların üstünde yürüyebileceği bir yol yapmak için hazırda bekliyorlarmış.



Böyle bir durumda tın tın ilerleyerek yürümek, şehri gezmek oldukça zor ama komik ve eğlenceliydi. O masamsıların ne işe yaradığını öğrenmiş olmanın verdiği haz da ayrı bir güzeldi tabi.











3 Şubat 2013 Pazar

Amsterdam/Hollanda


Hollanda insanların bilinç altındakileri, zaaflarını, içgüdülerini gizlemeyen hepsini iç içe yaşayan ve bunda da utanılacak bir şey olmadığını farkında olan bir ülke. Amsterdam kilisenin karşısında “Old Church” diye bir bar olan bir yer. Gayler için 3D filmleri gösteren sinemanın karşısındaki cafede tostunuzu yiyip kahvenizi içebileceğiniz bir yer. Esrar satılan ve içilen coffeshopların ve mantar yemenin serbest olduğu, işten çıkıp gelmiş takım elbiselilerin, yaşlıların, ilk randevusundaki gençlerin, yani bildiğimiz normal insanların çay içer havasında esrar içtiği bir şehir.

Amsterdam’ın uyuşturucunun serbest olması nedeniyle turistlerin durak noktası olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak Amsterdam coffeshoplara gidip demlenmenin, bir kaç gün kafa olup gezmenin dışında şeyler de sunuyor turistlere ve yaşayanlara.
Amsterdam’a ayak basıp akşamın karanlığında hosteli bulmaya çalışırken ilk göze çarpan binaların yamukluğu oluyor. O yamuk yumuk, öne doğru eğilen binaları görünce insan “Acaba ot içilen bir sokaktan geçtim de dumanın kokusuyla kafam güzel oldu da binaları yamuk mu görüyorum?” diye düşünüyor anında. Ama bir kaç gün şehri karış karış gezip çoğu binanın hakikaten de yamuk olduğuna emin olunca şu iki sonuçtan birine varıyorsun:
 1) Bu binayı inşa eden ya da tasarlayanlar kafaları güzelken bu işi yapmış, yamuk yaptıklarını fark etmemiş düz yaptıklarını zannetmişler.
 2) Bu binalar ilk önce dümdüzmüş. İnsanlar kafaları iyi olunca bu binalar yamuk duruyor sanıp düzeltmeye çalışmışlar.

                                lambalar, direkler bile yamuk; düz fotoğraf çekmek imkansız

Amsterdam oldukça küçük; bütün şehri yürüyerek gezmek hayli mümkün. Şehir merkezindeki Hostel Globe Sport oldukça ucuz, odalar her gün temizleniyor; süper marketlere, restorantlara, coffeeshoplara, red light district’e ve Hollanda'nın ilk coffeeshop'ı Bulldog’a iki dakika yürüyüş mesefasinde.
                                                          Bulldog Coffeeshop

Amsterdam’ın ünlü ama aslında küçücük olan kalesi Waag’ın etrafında tatlı coffeeshoplar bulmak mümkün. Özellikle kalenin arkasındaki Jolly Joker şirin coffeeshoplardan biri ancak bilginize; girişte pasaport kontrol eden nadir coffeshoplardan.
Waag Kalesi

                                                         Jolly Joker Coffeeshop

Ünlü "Iamsterdam" yazısının olduğu parka ve ilerisindeki Van Gogh müzesine mutlaka gitmeli. Benim bulunduğum sırada müzede tadilat olduğu için Van Gogh’un eserleri ve empresyonism sergisi Amsterdam’ın diğer ünlü müzelerinden Hermitage’daydı. Sergide hem Van Gogh’la ilgili ilginç bilgiler hem de daha önce görmediğiniz tabloları bulunuyor.


Central Train Station’ın yakınlarındaki Sex Museum biraz küçük ancak giriş 4 Euro olduğu için en azından bir kafa uzatılıp nasıl bir yer acaba diye kontrol edilebilir. Rembrandt’ın 20 yıl yaşadığı evinin müzeleştirildiği Rembrandt Museum’a da Amsterdam’a gitmişken gitmeli derim.

Gece canlı müzikli, dans etmeli bir yer isterseniz de Leidsedwarsstraat’taki The Last Waterhole mükemmel bir yer. Konserler oluyor, denk gelirseniz jam yapıyorlar. İsterseniz etrafta birsürü oturcak yer var oturup dinleyin, kendinizi tutamazsanız da dans etmek için küçük bir dans pisti var.
Son tavsiyem, benim yaptığım gibi kışın (Ben ocak sonunda gittim.) Amsterdam'a gitmeyin. Görüleceği üzere her yer kar ve hava "buz gibi"den bile daha soğuktu.




                                               Rembrandt meydanındaki Rembrandt heykeli

2 Şubat 2013 Cumartesi

Varanasi Hindistan'da Şok Geçirdim!


Hindistan gezisi yapmayı düşünüyorsanız, Varanasi kesinlikle en sonlara bırakmanız gereken bir şehir. Hintliler'in kendini ve inançlarını en çok açığa vurduğu; çirkinliklerin, fakirliklerin, pisliğin saklanmadığı kendi içine kapanmaya kendi halinde yaşamaya alışmış bir şehir.

Varanasi Hindistan'ın en eski yerleşim bölgesi ve en kutsal şehirlerinden biri. Hindular burada ölenlerin ruhunun kurtulacağına inanıyor. Ayrıca Hindistan'ın kutsal nehri Ganj (onların deyimiyle Ganga) bu şehirden geçiyor.


Halk her gün gün doğumunda ve gün batımında Ganj nehrinde seremoni düzenliyor. Ertesi gece uçuşum olduğu için Varanasi'de bir gün geçirip yalnızca sabah seremonisine katılabildim. Sabah 5'te Varanasi'deydim ve arabadan çıkıp ayağımı yere bastığım anda başka bir dünyaya adım attığımı, etrafımdaki havanın başka bir hava, etrafımdaki insanların başka evrenden insanlar olduğunu hissettim. İnsanlar yollarda kadınların sattığı misvaklardan alıp dişlerini temizlemek için onları çiğneyerek sürü halinde Ganj'a doğru ilerliyorlardı. Ben de kendime bir misvak alıp insanlarla birlikte Ganj'a doğru sürüklendim.


Hinduların Ganj'ın kutsal suyuyla arınmak için (su inanılmaz pis görünmesine rağmen) girdikleri bölgelere Ghat deniyor. En büyük Ghat ise Dashashwamedh. Hindularla birlikte Ganj'a doğru sürüklendiğiniz zaman tabi ki orada da turistlerden faydalanmaya çalışan insanlar bekliyor. Seremoni sırasında diğer turistlerle birlikte kayık kiralayıp Ganj nehri boyunca bütün Ghat'ları gezebiliyorsunuz.


Güneşi selamlayan Brahman rahibi
   
                                                        Dashashwamedh Ghat'ı
Varanasi'de insanların dinlerine bu kadar bağlı olmasını her sabah kalkıp Ganj'ın pis sularında yıkanmalarını izlemenin yanında orada sizi en çok etkileyecek şey ölüleri yaktıkları yer olacak. Hindular ruhun tekrar reenkarne olmaması ve nirvanaya ulaşması için ölüleri yakıyorlar. Cesedi erkekler ölülerin yakıldığı yere tahtadan bir sedyeyle şarkılar söyleyip kahkahalar atarak taşıyor ve ölü nehirde son kez arındırılıyor. Kadınlar ve çocuklar ağlarlar, mutsuz olurlar ve ölünün ruhu onları bırakamayıp dünyada kalırsa diye ölünün yakıldığı bölüme alınmıyorlar.
Kayık turu sırasında ölülerin yakıldığı yere de çıkabiliyorsunuz. Şansınız varsa küllerin temizlendiği zamana denk gelebilirsiniz. Küllerin temizlenme anı dışında ölülerin yakımı sırasında tabi ki içeri almıyorlar, yakındaki bir binanın terasından izliyorsunuz. Ben de kayık turundan sonra ölülerin yakıldığı yere çıktım, birikmiş külleri temizliyorlardı ve yanmış insan etinin garip kokusu aradan kaç ay geçmiş olmasına rağmen şu an bunları yazarken hala burnumda. Rahip ölüyü nasıl hazırladıklarını yaktıklarını anlatırken oraya gelmiş aç bir köpek gözüme ilişti. Yerde duran, bacağın bir bölümü olduğunu düşündüğüm kemikli, yanmamış et parçasını yiyordu. 
Sabah töreninden sonra Varanasi'nin görebileceğiniz en dar sokaklarında gezinip birbirinden farklı şeyle karşılaşabilirsiniz. Küçük odalarda Hinduizm öğretilen Brahmanlar, ilginç tapınaklar, okula gitmeye çalışan üniformalı küçük çocuklar, inekler, turistler için yapılmış yoga salonları ve German Bakery'lerı, yaprakların üstünde bedavaya dağıtılmış yemekleri yiyen yaşlılar... Varanasi'nin sizi beklediğinizden de çok şaşırtacağına eminim.
Kaostan biraz kurtulup şirin bir yere uğramak isterseniz, Hintlilerin ayrana benzeyen meyveli içeceği lassi'nin yapıldığı Blue Lassi'ye uğrayabilirsiniz. Blue Lassi için dünyayı turlayan insanların muhabbet ettikleri uğrak noktası denilebilir. Menüdekilerin dışında özel karışımlardan denemek isterseniz garsonu çağırıp bir sormanızı tavsiye ederim.